Mar Adentro
26 yaşında geçirdiği kaza sonucu boynundan aşağısı felçli olarak olarak yaşamaya mahkum olmuş bir insanın Ramon Sempedro’nun gerçek hayat hikayesini anlatan bir yapım olan “içimdeki deniz” insanın ruhunda garip bir etki yaratıyor. 30 yıla yakın bi süre zarfında insanların bakımına muhtaç olan Ramon’un ötanazi hakkını yasal olarak arayışını din, insan hakları, yasalar gibi çeşitli kavramları irdeleyerek anlatan film izledikten sonra kolay kolay etkisinden çıkılamayacak filmler arasında.
Filmi izlerken tüm bu ötanazi/intihar olayını düşünmeden ve Ramon’u yargılamadan edemiyor insan. Ramon’un bakış açısı ile “ötanazi bir hak değil midir, kişi istediği zaman intihar edebiliyorken, ve başarıyla sonuçlanmadığında herhangi bir ceza almıyorken, neden kendi başına intihar edemeyen bir adamın bunu dolaylı olarak yapmasına yasalar izin vermiyor, neden onurlu bir şekilde ölmeme izin verilmiyor” fikrine karşılık “yaşam tanrıdan gelen bir lütuftur ve kişi kendi isteği ile yaşamına son veremez” fikrinin çatıştığı, insana tüm bu kavramları sorgulatan ve taraf seçtiren bir yapım olmuş Mar Adentro. Gülerken ağlamak zorunda kalan Ramon mudur haklı olan yoksa tüm bu karmaşanın içinde ona tüm desteği vermelerine rağmen yine de ölme isteğini engelleyemeyen ailesi mi kararsız kalıyor insan.
Yoğun bir duygusallığa sürükleten, zaman zaman gülümseten, ve gözyaşlarınıza engel olamayacağınız sahneler içeren, müzik seçimi ile derinden etkileyen kusursuz bir film olarak yer edindi benim zihnimde. Dialoglar mükemmel, oyunculuk performanslarına ise söylenecek tek bir söz yok. Kısacası fırsat yaratıp hayatı, ölümü, ikili ilişkileri sorgulamaya hazırlanıp bu filmi izlemenizi öneriyorum.
m: bana aşıksın demek?
t: evet.
m: ne istiyorsun peki?
t: hiçbir şey!
m: beni öpmek mi istiyorsun?
t: hayır.
m: yatmak mı istiyorsun benimle?
t: hayır.
m: peki ne istiyorsun onu söyle?
t: hiçbir şey.magda sorar. tomek’in cevapları magda’nın sorularını sorulamaz sorular haline mi getirir, bilinmez. bizlerse, “aşk hakkında kısa bir film” seyrettiğimizi düşünürüz. ardından belki “öldürme üzerine kısa bir film” seyredeceğimizi de düşünürüz. bize bunu kieslowski adlı bir büyücü düşündürür. yanında da ekürisi: preisner.
“Bir insanı son defa görüyor olduguğunu bilmekten daha kötü bir şey varsa, o da son defa sarıldığını biliyor olmandır”
Bir kış günü. Kışlardan nefret ederim. Her zaman üşümek için fazladan bir bahanesi olur böyle zamanlarda insanın. Bir sigara yakıyorum önce aşağıda.
O günden daha sonra nefret…
“ Çünkü Sonya cinayet itirafını duyunca, “Sen o insanlara ne yaptın böyle?” demiyor. “Sen kendine ne yaptın böyle?” diyor. Raskolnikov ne yaptıysa kendine yapmıştır. Kurduğu dünyanın azabını çekmektedir. Bu vurguyu arttırmak için Lizaveta’nın acısı görünmez romanda”
“Hep bir boşlukla başlıyorum. Pürüzsüz bir ten gibi… temiz bir kağıt gibi…
önümde uzanan boşluk. Seni düşünmeye başladığımda her şeyi silmiş
olduğumu anlıyorum.Yavaş yavaş bir köşesinden kararmaya başlıyor boşluk. Geride
bıraktığın, benim payıma düşen boşluğun bir köşesinde küçük bir leke…
Yok sayamayacağım bir hızla büyüyen karanlık bir imge kalmış zihnimde. Tek renkli
bir çamur. Ama yoğun. Seni sen yapan biraz da benim. Bunun farkındayım.
Simetriye düşkünüm. Her acının bir yansıması olmalı. Mutlaka…
İmgeler kendi gerçekliklerini oluşturuyor bir zaman sonra. Lekeler vadilere dönüşüyor.
Bir kar manzarasını hatırlıyorum adını mırıldandığımda.Taşan, kabaran, çoğalan bir
yönü var unutmak istediğim yüzünün. Gölgeleri ışıktan ayıran bir çizgi olarak
senin suretin.Seni düşünmek: gölgelere teslim olmak. Deniz
dalgalarıyla boğuşurken kendini çöl fırtınasında bulmak.Bir kuyuya düşüyorum sonra.
Bir mağaranın içine…
Beyaz bir gece parlıyor yukarıda. İyice derinlere batmadan, insan gecenin bile bir
ışığı olduğunu fark etmiyor.Sen sandığım gölgeler bir kapının kilidiymiş
meğer. Uyanınca anımsanan her şey masala dönüşür nasılsa. Tabii bu bir rüyaysa…
Gölgelere bakmaktan ışığın varlığını unutuyorum kimi zaman. Her şeyi gölgelerin
oyunu sanmak da ışığa tapmak kadar hastalıklı bir tavır.İyiden iyiye sana benzemeye
başlıyor gölgeler,kumlar, dalgalar…İşte orada bir yerde duruyor. Bir hayalet. Yanına
almadığın anılardan yapılmış bir korkuluk.O sokak. Ellerini kenetleyişin. Yağmur.
Sonbahar.Her şeyi kaydetmişim de…Bana bakışını silmişim.”
“Beni al zamanın dışına götür. Biraz sarıl, biraz koru, biraz öp sonra yine sokağa bırak. Elimden tut var olmayan şeylere ekle zihnimin bataklığından kurtar. Beni al Tanrı’nın huzuruna çıkar. Ben de ona diyeyim ki, “Tanrım. Beni olduğum gibi kabul edebilecek bir Tanrı’ya her zaman inanabilirim.” O da bana, “Yürü git o zaman şeytanla görüş huzurumda ne işin var alla alla,” desin. “Kim soktu lan bunu içeri megalomana bak,” diye söylenirken biz şeytanın yanına gidelim. Sen de şeytana de ki, “Şeytan kardeş, sonuçta sen de bir melektin ama iktidar hırsın vardı. Şeytanı şeytan yapan iktidar hırsıdır. Eski günlerini özlüyor musun?” Şeytan da sana, “Sen kaç yaşındasın güzelim?” diye sorsun. “Otuz dört,” de, otuz beş olduğun halde. Şeytanın gözleri dolsun ama çaktırmasın bizi gene zamanın içine sepetlesin. Orada bir çay molası verelim geceyi bekleyelim. O gece beni al kardeşlerinin acılarıyla çarp sonra kendi yaralarına sar. Biraz sustur, biraz soğuk davran, biraz da teyzem ol. Konuşabilecek gücümüz varsa ağladıklarımız yalan. Sahiden bak. Beni al biraz sarhoş et biraz saçlarına tak biraz da yağmurların peşinden koştur. Beni al erken öldür mutsuzluk uzun sürmez.”
Emrah Serbes
herkesin inandığı bir şey vardır bu amına kodumun hayatında, benimkisi de sensin, ne yapayım?
(Kaynak: mesutbahtiyar)